Medya

 “DEVRİMCİLERİN GÜNLÜK GAZETESİ”

 “DEVRİMCİLERİN GÜNLÜK GAZETESİ”

KARANLIKLAR YENİGÜN’le AYDINLANIR…

 * / 2022’de İzan Yayıncılık’tan yayınlanan KOMÜNİST KEMAL kitabımızdan… (A.Ç)

AKŞAM Gazetesi Ankara bürodaki başarısı Kemal Bayram’ı İstanbul’daki merkez tarafından Marmara Bölgesi’ni de “teftiş” edecek, bölgedeki bayileri sorup, sorgulayacak konuma getirir.
Fakat 1967’yılının sonuna gelindiğinde Akşam’daki “ayak oyunları” artar, dayanılamayacak duruma gelir.
Bu arada Devintes Matbaası’nın sahibi İzzettin Turanlı Rüzgârlı Sokaktaki dev tesislerine yeni bir genel müdür aramaktadır.
Kemal Bayram, Turanlı ile kısa bir görüşme yapar, genel hatlarda anlaşırlar.
Eşi Fatoş hanıma görüşmeyi anlatırken; “Fakat adamın yanında en fazla altı ay kalabiliyormuş genel müdürleri” der.

O günlerde evinin bir odasını kuaför dükkanına çeviren ve kuaförlük diploması alan Fatoş hanım; “Aldırma Kemal, dükkân kazanıyor. Ayrıca Akşam’dan aldığın maaşın iki katını alacaksın. Yani altı ay da olsa bir yıllık para! Kabul et” der…
1967 yılı sonunda Kemal Bayram “acı bir istifa mektubu” ile Akşam olayını noktalar, Devintes Matbaası’na Genel Müdür olarak geçer…

KADER…
İlk beş ayı yoğun ve başarılı geçen Kemal Bayram ile gazeteci arkadaşı Mustafa Özkan’ı odasına çağıran İzzettin Turanlı; “Çocuklar, Basın İlan Kurumu yeni çıkacak gazetelere ilan verme süresini altı aydan bir yıla yükseltecekmiş. Hemen hazırlıklarınızı yapın, elimizin altında tesis var zaten. Birer küçük yazı işleri oluşturup gazete çıkarın” der.
Kemal Bayram, YENİGÜN’ün, Mustafa Özkan da BAŞKENT’in isim haklarını alır. Biri solcu, diğeri sağcı iki gazete yayına başlar.
Kader, Devintes’te henüz beşinci ayını doldurmakta olan Kemal Bayram’ı günlük gazete sahibi yaparken, ona her türlü desteği sağlayan İzzettin Turanlı’yı alır…

Turanlı, İzmit kavşağında trafik kazasında ölür.
Basımevine İzzettin beyin arkadaşı olan Süleyman Demirel’in yardımıyla el koyan Mustafa Özkan, Kemal Bayram’ı gazetesiyle birlikte tesislerden kovar!
*
Fatoş hanım bileziklerini bozdurur, saklı birikmişini çıkarır. Ulus, Rüzgârlı Sokak’ta YENİGÜN bürosu oluşturulur…
Gazete çeşitli matbaalarda, güç şartlarda basılırken Çukurkavaklı yaşamının en zor günlerini yaşar.
Altı aylık ilan süresi bin bir çile çekilerek dolar.
Ve devlet ilanları, ilan paraları gazeteye akmaya başlar.
*
Böylece Kemal Bayram, Türk basınının ilk ve tek Köy Enstitülü gazete sahibidir.
Bin, bin beş yüz satışı olan gazete işsiz sosyalist yazarlar için ekmek kapısı olmuştur. Emekli olamayan YENİGÜN’den emekli olur, aç olan YENİGÜN’den doyar.

*
1969 yılına “hamlelerle” giren gazete LİSELARARASI TİYATRO YARIŞMASI düzenleyerek bölge gazetelerine fark atar. Aynı günlerde YENİGÜN KİTAPÇILIK ŞİRKETİ’ni kuran Kemal Bayram, bu sistemin başına kardeşi Mehmet Şahin’i getirir…


YENİGÜN TİYATRO YARIŞMASI’nda; Mehmet Şahin, Kemal Bayram, Fatoş, Lâle ve Alev Çukurkavaklı…

Gazete Sahipleri Sendikası Başkanlığı da yapan Komünist Kemal ( sol başta ) Süleyman Demirel’in solunda ise Mustafa Özkan…

Bölüm XII

YENİGÜN kendi tesislerine kavuşuyor!

“Alt katında kendi baskı makinası olmayan sosyalist gazeteyi yaşatmazlar…”

                                             Kemal Bayram ÇUKURKAVAKLI

“Kimseye muhtaç olmamalıyım” diyen Kemal Bayram, 70’li yıllara tesisleşmeye ağırlık vererek girdi. Kendi dizgi makinalarını alıp, mürettiphanesini kurdu.
İş baskı makinasına kalmıştı.
*
Adnan Menderes Hükümeti Devlet Bakanlarından Doktor Mükerrem Sarol’un Adana’da kurulu baskı tesisleri vardı. Üç ünite olan ve saatte elli bin gazete basabilen bu tesise talip oldu.

Uzun görüşmeler sonucu Sarol’u vadeye ve taksitlere ikna ederek makinayı aldı ve Atatürk’ün son yıllarının şoförü Ahmet Fahri Aslan’ın Rüzgârlı Sokak, Agâh Efendi çıkmazındaki arsasına bina yaparak makinalarını buraya taşıdı.
*
1970 yılı Kasım ayında hamle yapan YENİGÜN, o güne kadar değil, bugüne kadar bile görülmemiş dev bir yazar kadrosuna sahipti.
Başyazıları Rıfat Ilgaz yazarken, Karikatürist Yalçın Çetin günlük olarak birinci sayfaya çiziyordu.
Gazeteye Onat Kutlar, Uğur Mumcu, Osman Saffet Arolat, Adalet Ağaoğlu, Dursun Akçam, Türkkaya Ataöv, Behzat Ay, Çağatay Anadol, Kurthan Fişek, Ahmet Taner Kışlalı, Tevfik Çavdar, Ömer Nida, Kerim Korcan, Çetin Özek,  Mahmut Makal, Adil Gül Vahapoğlu, Osman Nuri Koçtürk, Mehmet Seyda, Doğan Özgüden, İnci Özgüden, Adil Özkol, Toros Tekeli, Bekir Yıldız ve daha onlarca isim yazı veriyordu.
Bu büyük hamle İstanbul’daki basın ağalarının ortak olduğu dağıtım şirketi GAMEDA tarafından baltalandı. Gazete bayilere ulaştırılmadı.

Satıyor, satacak diyerek bastırılan günlük elli – altmış bin gazete bir hafta sonra iade edildi. Hatta iade sayısı artsın diye YENİGÜN balyalarının içine başka gazeteler konuldu. Ayrıca satılmamış gazetenin tanesinden  dönüş taşıma parası olarak beş kuruş alındı.
Üç – beş hafta sonra matbaanın önü iade gazete dağına dönüverdi.
Ve Kemal Bayram battı.
*
Arabasına “hacizli” damgası vuruldu, evinden televizyonuna kadar eşyaları alındı, çatal – kaşık ve bıçakları sayılarak kendisine “yediemin” olarak verildi. Gazetenin kapısında kâğıt satıcıları, klişeciler, kurşun – hurufat satıcıları, makinaları aldığı kişilerin temsilcileri bekleşiyordu.

*

Müthiş bir çöküş yaşandı.
Gazete zorunlu olarak kapalı devre çıkmaya başladı.
Bu arada gelen 12 Mart 1971 muhtırası her şeyin üzerine tuz – biber ekti.
Polis Kızılay’da kurulu olan YENİGÜN Kitapçılık Şirketi’nden binlerce kitaba el koydu. 
Kardeşi Mehmet Şahin tutuklandı.
Eşi Fatoş hanım şirketin arka bahçesinde, gelini Sabahat Hanım ise evdeki sobada yüzlerce kitabı yaktı.
Fakat onca acıdan geçen Kemal Bayram’ı bunlar da yıldırmadı.
Sesini kısamadı.
Cephe gerisine çekildi.
Ve uygun zamanı bekledi…

YENİGÜN’ün Kasım 1970 hamlesi…


“Kardeşi Şahin’le cezaevinde birlikte yatmıştık. Büyük koğuşumuzda başka Bozkırlı arkadaşlar da vardı. Dostlukları güçlü, bozuk düzene hınçla bakan, hıncını İçinde tutup ancak gözüyle belli eden bozkır delikanlılarıydılar. Kızlı erkekli dizilirlerdi sıkıyönetim mahkemelerinin önüne. Kemal Bayram bakışıyla da belli etmez hıncını. Bolluklu evlerin çocuğu gibi her zaman güleçtir yüzü…”

                                                                Fakir BAYKURT

Bölüm XIII

BÜYÜK USTA FAKİR BAYKURT
KEMAL BAYRAM’ı ANLATIYOR…

Aşağıdaki yazı Mart 1977’de VARLIK DERGİSİ’nde yayınlanmıştır.

GEÇ KALMIŞ KİTAP…
Kemal Bayram’ın ilk şiir kitabı «Erken Öten Horoz» u eline alınca, «Geç kalmış bir kitap değil mi?» diye sormak İstiyor insan. Şimdi 43 yaşında oluyor ozanımız.

Delikanlılık döneminin ilk ürünleri genellikle daha erken kitaplaşır. Kemal Bayram’ınki geç kalmışlık değil, engellenmiş bir ozanlık. Öyküsünü öğrenince bana hak vereceksiniz.

Adı Kemal Bayram. Doğum yeri Çumra’nın Apasaraycık köyü. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, uzun Cumhuriyet yıllarında Mustafa Kemal’in ve öteki büyüklerin adlarını veriyor babalar çocuklarına.

Bir de soyadı var: Çukurkavaklı!

Bu da dedesinin köyü.

Anasının köyü de Kınık. Bozkır’a bağlı. Apasaraycık’la Çukurkavak Çumra’nın Dinek bucağına bağlı. Birbirine yakın köyler hepsi. Kavruk, çorak köyler. Eski bir çay ile yeni bir baraj var, ama yararı başka yerlere. Koşullar çok sert. Ana baba 1945’in büyük kıtlığında ölüp gidiyorlar. Kemal Bayram on bir, kardeşi dokuz yaşında. Zorluklar denizinin ortasında iki kolsuz kanatsız çocuk. Bir gözünüzün önüne getirin hallerini. Kardeşi Şahin’le birlikte nasıl ekmeksiz, aşsız, üstsüz başsız, ateş yakıp ekmek etmeğe çalışarak, bitlenmiş giysilerini kaynatarak o kıtlık, öksüzlük yıllarım geçirmeğe çabaladıklarım bir yolculukta dinlemiştim.

Hadim, Bozkır Karapınar, Çumra; Konya’nın o yanık köylerinde, o susuz kırsallarda yaşam gerçekten çetindir. Son derece zordur insanın ve öteki canlıların tutunabilmesi. Bitkiler derinlere salar köklerini. Çörtükler, gevenler, yavşanlar, pürenler, ufacık iğneli, yok gibi yapraklı tıkız kır otlarıdır. Alıçlar ufacık, ahlatlar taşlı, fındık kadar ancak büyütebilir yemişlerini.

Keçiler, koyunlar yazın yayılır, kışın da bakılır iyi kötü. Tavşanın eti bir lokma, tilkinin derisi el ayası kadarcıktır sırtında. Keklikler ancak birer lokmacıktır. Sadece yaz anızlarında biraz semirirler, dayanırsa öyle dayanırlar kışın çıvv çıvv esen yellerine.

Ve baktıkça şaşar kalır İnsan; bütün bitkiler ya dikenli, ya da acıdır. Sular bile acı çıkar, acı akar bazen. Oraları bilirim azıcık. 1972’lerde «Köygöçüren» için dolaşırken görmüştüm. Bitkinin, hayvanın yaşamı böyle zoru zoruna; insanın boy atmasını siz düşünün.

Kardeşi Şahin’le cezaevinde birlikte yatmıştık.

Büyük koğuşurnuzda başka Bozkırlı arkadaşlar da vardı. Dostlukları güçlü, bozuk düzene hınçla bakan, hıncını içinde tutup ancak gözüyle belli eden bozkır delikanlılarıydılar. Kızlı erkekli dizilirlerdi sıkıyönetim mahkemelerinin önüne. Kemal Bayram bakışıyla da belli etmez hıncım. Bolluklu evlerin çocuğu gibi her zaman güleçtir yüzü. Yeni zorluklarla, yeni acılarla karşılaştığı zaman üstüne gitmeyi, dik durmayı, ne yapıp edip canlı, soluklu kalabilmeyi düşünür ve başarır hep. Bir bakıma gerilerde, gözlerinin ardında kalmıştır çektikleri.

ACI insan içindir sanki.

Sınıflı, bozuk düzenli toplumlarda acı olağandır yoksul çoğunluk için. Ozanlar için «gereklidir» hatta. İnsana düşen onu yenmek, onu aşıp mutluluğu yaratabilmek, mutluluğu dişiyle, tırnağıyla koparıp alabilmektir. Böyle bir bildiri ile bakar Kemal Bayram’ın gözleri insana. Kitabının arka kapağında 17 yaşının belgelik bir fotoğrafı var, o çetin, metin bakışını sürdürüp getirmiş, sürdürüp götürecektir bu adam.

Bir bıçakla, acımasız bir kıyımla kesilmiş gibi 1950’lerde bırakılmış, engellenmiştir ozanlığı. Sonraki yıllarda şiir, röportaj, fıkra, makale; tam yedi takma adla Ankara’nın İstanbul’un, Konya’nın gazete ve dergilerinde ara sıra görünmekle kalmıştır. İnsan beş on şiiri okuyunca şunu anlıyor: Bir büyük ozanlık gölü, acılarla, sancılarla mayalanıp kalmıştır onun içinde. Şimdi Kemal Bayram’ın pompalarını basıp bozkırın susuz topraklarını sulaması beklenir.

Yazmanın sadece bir görev değil, bir «hak»,           bir «yetki» olduğunu düşünürüm sık sık…

Yaşamayanın, yaşamın zorluklarım bilmeyenin yazmağa «hak» ve «yetki»’si yok gibi görünür bana. Kemal Bayram şimdi tam yetkiyle karşımızda durmaktadır. Okur bekler. Yaşayıp geldiği bozkırların, Torosların sonra Adana’nın, Kazlıçeşme’nin, Taşlıtarla’nın yoksul halkı bekler. Ben de beklerim doğrusu, onun çektiklerinin tıpa tıpını çekmiş yoksul bir köylü çocuğu olarak, kardeşlerim, komşularım, kondulardaki, ocaklardaki, okullardaki arkadaşlarım adına beklerim.

Köy Enstitüsü tutmuştur onun da elinden. Tonguç baş tayken, diploma, belge insanın önüne geçemezdi. En önde insan gelirdi.

Kemal Bayram ilkokulu bile bitirmemiş. Ama kardeşi Şahin’le birlikte hemen alınır İvriz’e. Hazırlık sınıfında ilkokul öğrenimini tamamlar, sonra enstitüye geçer. İki üç yılda çözülür dili. Zaten İvriz’de bir sanat, özellikle şiir ortamı vardır.

Dergi çıkar. Ali İhsan Beyhan orda öğretmen, Safa Güner orda müdürdür. Elverişli, coşkulu, güzel, güzelim bir ortamdır. Fakat çok sürmez. Birden güz ayazları, kırağıları başlar. Tıpkı enstitülerin öyküsüne benzer ozanımızın öyküsü. Daha 1946’da itilmiştir Tonguç bir köşeye, sonra aklanmaz suçları varmış gibi (‘Bakanlık buyruğu»’na falan alınmıştır. Yücel de yoktur başta. Tam «karşı enstitücü» bir ekip Ankara’yı, Gönen’i, İvriz’i, bütün Türkiye’yi tutmuştur.

Olaylar, düzenekler birbirini izler…

Bakanlık yangınları, bayrak yırtma olayları… Kemal Bayram, daha ikinci sınıftayken yazdığı yazılardan, şiirlerden ötürü Düziçi’ne sürülür.

1949’da şöyle yazmış : «Hor bakana, kör bakana / İşçi-köylü el eleyiz / Kovana çomak sokana / Birlik olduk geliyoruz!» Yaşı 15.

Daha Düziçi’ne varmadan düzenekler, tutanaklar hazır…

1950’ler Türkiye’si Amerikan sermayesinin hızla girdiği, Türkiye ve benzeri ülkeleri çıkacak yeni bir savaşta birer ileri karakol olarak kullanabilmek, bu ülkelere Amerikan üretimi savaş araç ve gereçlerini bütçelerin dörtte birlerini alıp götürecek ölçüde satabilmek için azgın savaş edebiyatının yayıldığı, yalanın şaha kalktığı yıllardır.

Sabahattin Ali öldürülmüş, Nâzım Hikmet cezaevinden çıkmış, gurbetlere düşmüştür. Varlık dergisi sakıncalı, Panait İstrati, Yaşar Nabi, Orhan Kemal’in adları söylendiği yerlerde tepkiler uyandırmaktadır. Politikasına da ters bir ekonomi politikasının iklimini oluşturabilmek için bazı olayları yaratmak, bazı kurbanları seçip çıkarmak gereklidir. Bunun için kurulmuş örgütler, görevlendirilmiş insanlar vardır.

Kemal Bayram, Adana’ya bu koşullar içinde inmiş, Düziçi’ne gidecek… Düziçi’nden Adana’ya okullar arası güreş karşılaşmalarına gelmiş bir «delikanlı» var, Süleyman Özdemir, İstasyon Parkı’nda görür ozanımızı. 29 Şubat 1951 ‘de ilk tutanağını tutar.

Hızla okul başkanı müdür yardımcısı ve müdüre ulaşır raporu. Yeni iktidarın Köy Enstitüsü Müdürü Azmi Gökmen, yemez içmez, bu tutanağı ve başka ekleri 10 Nisan 1951 günlü bir yazıyla Bahçe Kaymakamlığına «arz» eder: İvriz’den sürgün gelen çocuğun imzasında orak-çekiç var, adı geçen öğrenci okulda tehlikeli derecede sol propaganda yapıyor!..

Bir yandan da üç öğrenciye görev verir: İzleyin, tartışın, lâf alın ağzından, sonra, sonra da dürelim defterini!.. Enstitülerdeki o güzelim ortamın nasıl tersine döndürüldüğünü anlayın.

«Erken Öten Horoz» kitabında ozanın eski yeni şiirleri yanı sıra Çoban Yurtçu ile Nurer Uğurlu’nun yazıları var, Kemal Bayram’ın öyküsünün ayrıntılarım bu yazılardan öğreniyoruz. Bir de 1951 ‘de yapılan yargılamanın 1276 sayfalık dosyasından birkaç yaprak yer almış kitapta. Görüyoruz, nasıl irin tutmuş bir toplum yapısıymış o!

Bozulmuş öğretmenler.

Nasıl ölmeden bugünlere gelebilmişiz!

İlk raporda,« Varlık dergisinin zararlı bir dergi olduğunu söyledim.» diyor güreşçi delikanlı. Zanlı öğrencinin sevdiği yazarları da şöyle sıralıyor : «Gorik, Harott Laski, Elonski…» Bundan sonra hep böyle bilgisiz, mantıksız, hödük izlemler.

Dokuz maddelik bir plân: Madde 5 – O’nun arzularına göre hareket etmek; Madde 6 – Sabah, öğle, akşam edindiğimiz malûmatları not etmek…

Görevli Naci Yavuzgil’in ifadesi şöyle: «Lâvaboya gittim. Yanına dönünce kendi yazdığı şu şiiri okudu : (Ben bozkırda doğmuşum / Bozkır emmiş ilk gözyaşımı / Saatler geçirmişim kimsesiz / Pürenler duymamış telâşımı / Kevenlerle dost olmuşum / Söylenmişim hep / Bir. yağmur yıkamış yüzümü / Gülmüşüm / Sevinmiş step.) Bu şiiri dinledikten sonra, (Ulan sen orosbu çocuğu musun!» demek geçti içimden, ancak plâna uymak gerektiği için bir şey demedim.»

«Plân»’ın sonu nereye varıyor bakın. Bir öğrencinin o günlerde gazeteye geçmiş ifadesinden okuyalım .

«Herkes diyordu ki okulda, bu yeni gelen çocuk Rus casusudur. Nâzım Hikmet’i öğer. Orhan Kemal’le mektuplaşır.

Hasan Âli’yi, Tonguç’u göklere çıkarır. Hem de şiirler yazar. Abiler öğrenmiş bunun iç yüzünü. Demişler, (Bunu öldürelim. Yaşamasın böyle hainler aramızda.) Bir plân yapmışlar. Onu okulun 3-4 kilometre uzağındaki Sabunçayı’na götürelim, orada temizleyelim. Bunu duyan herkes o gün Sabunçayı’na gitti. Beş, altı yüz kişi vardı. Önce onunla münakaşa yapmak istediler. Yanaşmadı. Kafasına sopayı ilk vuran Süleyman Özdemir abi oldu. Ondan sonra Naci abi ve okul başkanı Mustafa Aksu abi. Her tarafından kan akıyordu. Eli, yüzü, kafası parçalanmıştı. Orada bulunan herkes üstüne taşla sopayla hücuma geçti.

«Allah’ını seven vursun!» diyorlardı.

Yere yıkılmıştı. Bacaklarım havaya kaldırıp kafasını suya soktular. Baktılar ki hiç hareket kalmamış, sudan çektiler, yine döğdüler. Herkes öldü sanmıştı, ama işte ölmemiş.»

Bundan sonra öğretmen Ahter Kansu’nun ifadesi: «… Ağır yaralı olarak sanık yakalanmıştı. Arkadaşlarımla görmeğe gittiğimde bana hitaben «Suçsuzluğum anlaşılacaktır» şeklinde sözlerle, «hakikatin güneş gibi parlayacağını da söyledi.»

Nedir bugün bu öğretmen? Nerededir o müdür?

Toplayıp hepsini, yeni bir mahkeme kurmalı, hem de «gizli» falan değil, «herkese açık» sorular sorup karşılık istemeli. Hukukçuların ilgileneceği bir sorun bence. Ama tek yanlı düşünmüş olmayalım. «Baş başa bağlı, baş da padişaha!» demiş eskiler. Haksız, kasıtlı, bozuk bir düzenin parçalarıdır bunlar. Bunlar böyle de savcı başka türlü mü? Ankara’da, Çankaya’da oturanlar, bakanlıklarda, genel müdürlüklerde oturanlar başka türlü mü?

Yaralı olarak Bahçe ilçesi cezaevine kapatılır Kemal Bayram. İşte Bahçe Savcısı adlı şiiri: «Salonun beyaz mermerinde/ Bir gölcük oluşturmuş kan / Konuş diye bağırıyor Bahçe Savcısı / (Hain komünist) diye bağırıyor / Çocuğun yarasım tekmeliyor hıncından.» Şöyle sürüyor şiir: «Bahçe Savcısı Bahçe Savcısı / Bunca işkenceden dayaktan / Madem ki ölmemiş bu can Tekmele be, vur be / Sayende kurtulsun vatan.»

Bahçe kasabasında üç oda, dört duvardır cezaevi.

İçerde on üç tutuklu.

En küçükleri Kemal Bayram. Ama «siyasi» olduğu için ayrı bir yere kapatılır. Kurtalan treni cezaevinin önünde durak verir. İşsiz taşır, yokluk taşır aşağıya yukarıya. «Üç jandarma bir gardiyan / Atlatırım dördünü de / Geçer otururum bazen / Doğuya giden en son vagonunda.

Geçen trene bakıp böyle hayal kurar en küçük tutuklu. Yargılama «gizli» ve uzun sürer. Tanık (!) lardan kimi orda, kimi burda, yazılan yazıların karşılığı gelmez, geç gelir. «Tutukluluk halinin devamına…» diye yazılır her duruşmanın sonunda. Adana cezaevine aktarılır Kemal Bayram. Dışarıyla ilgili düşlerini sürdürür: «sarı başak, sarı başak, / Ben mahpusum Adana’da / Seni kimler toplayacak?»

Ömer Kaya Gülen adlı öğretmenin ifadesi: “… asabileştim. Hem de plân gereğince kendisinden malûmat almamız iktiza ediyordu. Bu plânı bozmamak için yanından ayrıldım. Bundan sonra talebeler kendisini propaganda yaptığından ötürü yakalayıp linç ediyorlar. Ben de o gün sabahleyin ilçe merkezine Savcılığa haber vermek için gelmiştim. Birlikte gittik savcıyla. Ve o gidince de münasebetli bulunduğunu söylediği şahısların ve telsizin bulunduğu yerin plânını alıp savcılığa verdim.

Bildiğim bundan ibarettir demekle okunan ifadesi tasdik ettirildi.»

Kafka’nın öyküsündeki sanığın durumundan beter değil mi ozanımızın durumu?

Onca ağır suçlamaların altında, avukatı yok. Barodan istiyor; işitmiyor bile Adana Barosu. Uzun yargılamanın sonunda bir yıl ceza veriyorlar, yaşı 18 olmadığı için altı ayını düşüyorlar, ama bir yılı aşkın süreyi yatmış zaten. Verilen cezayı Yargıtay’a kaldırmak istiyor, «sabıkalı» sayılmasın hiç olmazsa; bunun için de 18-20 lira gerekiyor, bulamıyor.

Cezaevinden bu durumda çıkan bir ozanı güllerle karşılamaz dışarısı. İş bulması, yaşaması zorlaşır. Bu günlerin en cömert desteği Çoban Yurtçu’dur, kendisini tanırım, bir öğretmen ve gazeteci olarak, ne pahasına olursa olsun Kemal Bayram’dan çekmez elini. Gün geçer, bun geçer, yeni arkadaş çevresini kurar: Kenan Gedikoğlu, Ömer Nida, Turgut Kazan, Şükrü Üstün, Nurer Uğurlu, Ceyhun Can, Demirtaş Ceyhun.

Dün akşamüstü ilk defa / Bir daktilo kıza merhaba dedim

/ Bir karıncalanma oldu damarlarımda / Ağaçlarda rüzgâr vardı

/ Titredim..»

Yaşam geniş kulaçlı dalgalarını vura vura çalkanır. Bir yaprak gibi savurur üstündekileri. Amma hiçbir zaman karamsar görmeyiz Kemal Bayram’ı. Sıkıldıkça seslenecek birini bulur.

«Toros dağlarında bir gün batımı / Angel Dayı’n ağlattı beni!» der İsrati’ye. «Ben çoban olmuştum / Sen garson / Günlerce ekmek peşinde / Geceler geçirdik aç ve uykusuz / ‘Elin işinde.»

İstanbul’un Ankara Caddesi yokuşunda, kitabevlerinde hamallık, gazetelerde ayak işleri, dergilerde düzeltmenlik ve yaşama daha sıkı sarılıp tutunabilmenin dayanaklarım bulur:

«İstanbul İstanbul olalı /

Böylesi sevgilere uzaktır /

İstanbul İstanbul olalı /

Belki böyle sevgilerle sıcaktır.»

Uzar gelir ve ancak şimdilerde yolunu, yatağını bulur bu dopdolu şiir suyu…

Adana, Ankara günleri, bir gazetenin güney illeri temsilciliği, Ankara’da başka bir gazetenin yöneticiliği…

Meramım yeni bir şiir kitabının tanıtmasını yapmak değildi, deşmekti onu yazanın öyküsünü. Ve ozanımıza, «Hoş geldin Kemal Bayram, haydi bas pompanı, bekliyoruz!» demekti.

İlk anda akla gelen o «geç kalmışlık» sorusunun yersizliği de belirdi, değil mi?

                                                                              Fakir BAYKURT

                                        VARLIK DERGİSİ sayı 834 – Mart 1977

Bir gazete kadrosu vereyim önce: Örsan Öymen, Sevgi Soy­sal, Mehmet Kemal, Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Melih Aşık, Haşan Hüseyin Korkmazgil, Varlık Özmenek, Rıfat Ilgaz… İki de karikatürist: Turhan Selçuk, Yalçın Çetin… Nerdeyse «Milli takım»

                                                                      Rıfat ILGAZ

Bölüm XIV

YENİGÜN de, KEMAL BAYRAM da PES ETMİYOR!

Büyük usta Rıfat Ilgaz, Babıâli anılarını derlediği YOKUŞ YUKARI adlı kitabında pes etmeyen YENİGÜN’ün bir hamlesini anlatıyor;

*
Bir gazete kadrosu vereyim önce: Örsan Öymen, Sevgi Soy­sal, Mehmet Kemal, Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Melih Aşık, Haşan Hüseyin Korkmazgil, Varlık Özmenek, Rıfat Ilgaz… İki de karikatürist: Turhan Selçuk, Yalçın Çetin… Nerdeyse «Milli takım».

Gazetenin adı: Yenigün. Çıktığı yer Ankara…

Patronumuz Kemal, Yazı işleri Müdürümüz Cemal!.. Yıl 1971.

Sıkıyönetim denetimindeyiz; asayiş berkemal!..

Siz Patron dediğime, Yazı işleri Müdürü dediğime bakmayın!.. Bizden fırsat düşerse gazeteyi ikisi bir olup dipten doruğa doldurabilirler.

Aynı zamanda her ikisi bir­den şairdir de.. Sonraları biri Struga’ya bile gitti…

Yazı işleri Müdü­rümüz öylesine şairdir ki, keyifli olduğu zamanlar anlamlı dörtlük­ler bile döktürebiliyordu. Bir gün şöyle bir dörtlük okumuştu bana: Nice şeytan kişiler bir kentte Yeni bir kâr yolu tutturmuşlar Bu adamdır diye bir tanesini Boyamışlar bize yutturmuşlar.

Sormuştum arkadaşa, «Hangi kentte?» diye, yoksa başkentte mi?

Uyaklara çok meraklı olduğu için:

«Yok Taşkent’te!» diye yuvarlak bir laf etmişti.

«Oysa Taşkent’te ne at bırakıyorlardı, ne eşek, tuttukları gibi kesip afiyetle yiyorlar, biz konuklara da yediriyorlardı.

Hakim Miadov adındaki basınla yayınla ilgili bir Özbekistanlı arkadaşa takılmıştım:

«Siz nasıl Türksünüz. Dedelerinizin ata saygılı olduğunu bilir­dik Orta Asya’da. Oysa siz ne at bırakıyorsunuz, ne eşek, kesip kesip yiyorsunuz!.. Bizim Türkeş’çiler duymasınlar, sizi de ’ Ecdat’ lıktan düşürürler sonra…»

«Siz yemiyor musunuz Türkiye’de?» diye sormuştu şaşkınlık­la.

«Bile bile yemeyiz… Bilmeden sucuğunu, pastırmasını yedirir­ler bize!»

Sonra başlamıştı uzun uzun düşünmeye:

«Gerçekten siz at eti yemez misiniz, haaaa?..»

«Yemeyiz.»

«Neden yemezsiniz?»

«Neden yiyelim!» demiştim. Orta Asya’dan beri binip geldiği­miz atı neden tutup da keselim! Biz Anadolu’lara at eti yemek için mi geldik!.. Yahu, insan hiç yol arkadaşım yer mi be!»

Bu yorumlama safsata da olsa çok hoşuna gitmişti Özbekistan’lı soydaşımızın.

Yenigün gazetesini Cumhuriyet gazetesinin bile ekip değişti­rip sağcılaştığı bir dönemde çıkarmaya başlamıştık.

Ama ne yazık ki biz çıkarıyor, biz okuyorduk. Patronumuz parasının geriye kalan bölümünü reklama verip gazetesini duyurmak için afiş bastırmış, televizyona ilan vermişti.

Övünerek, biraz da şişinerek söyleyeyim, ilk kez televizyonda bu vesileyle görünmüştüm! Ne kadar süreyle?.. Tam bir saniyenin altmışta birinde!..

Hem de herkes yatarken, kapanış töreninden bir iki dakika önce. Böyle uygun görülmüştü. Ne diyebiliriz!

Afişler mi?..

 Afişlerimiz çok beğenilmiş, İdarehanemizin iç duvarlarına yapıştırmamıza yazılı bir emirle izin verilmişti. Oysa gazetemizin kadrosunu bütün Türkiye’ye duyuracak, hele İstan­bul’un, İzmir’in, Adana’nın tüm aydınlarına tanıtacaktık.

Kırk bin bastığımız gazete elimizde kalmıştı. Önce İstan­bul’un bir yanı, sonra öbür yanı dağıtıma paydos çekmişti, türlü nedenlerle. Kendimiz basıyor, kendimizi okuyorduk.

Bu sıralarda Aziz Nesin, Markopaşa mizah eylemi üzerinde bir yorumlama yapmıştı, yazılarından birinde. Bu eyleme ben de katılmıştım, ama onun ortaya attığı nedenlerden değildi. Aziz Nesin bu eylemin nedenlerinin kökenini bir dönem önceki altın çağ­ların özleminden ileri geldiğini öne sürüyordu. Bu mizah eylemine de mizah patlaması adını veriyordu. Oysa bir altın çağ yaşamamış­tık ki, özlemini çekelim!

Bizim Yenigün’deki köşemde, Aziz Nesin’in bu yazısındaki görüşleri eleştiren bir yazı yazmış, altın çağ görüşüne katılamayaca­ğımı belirtmiştim. Kim bilir sayın savcı Cumhuriyet’in ilk dönemle­rindeki ekonomik sıkıntılardan söz ettiğim, bu yüzden bir altın çağ dönemi yaşanmadı, dediğime mi takılmıştı bilmiyorum, ben Aziz Nesin’den eleştiri beklerken savcıdan bir çağın gelmişti. Bu tür tar­tışmalarda, savcılar mı jüri başkanı oluyordu!

Küçükçekmece’de bulunduğum için, ifademi Bakırköy Savcılı­ğında aldılar. Savcılıklarda konuşmaya alışkındım. Akla gelmez suçlar bulup çıkarırlardı. Bir mizah yazarı olarak çok hoşlanırdım bu tür konuşmalardan.

Devam adlı şiir kitabımı toplamışlardı Demokrat Parti zama­nında. Basın savcısı, uzun aramalardan sonra beni adamlı olarak karşısına dikmişti:

«Neden böyle memleketi kötüleyici şiirler yazıyorsun?» diye azarlamıştı huzurunda.

«Nasıl şiirler yazayım?» dedim.

«Memleketin güzel yanlarını da yaz. Hiç mi yok memleketin güzel yanları?. Adalar, Boğaziçi… Anadolu’da pınar başları, orman­lar, ırmaklar…»          1

«Var efendim, onları yazan şairler de var!»

«Sen de yaz!..»

«Yazılanları bir kez de ben yazarsam okurlarım ayıplarlar beni, şair olarak…»

«Suçlanmak daha mı iyi, varsın ayıplasınlar!..»

«Ben realist bir şairim, gördüklerimi yazarım…»

«Realist olmaya mecbur musun?.. Natüralist şair ol! Orman­lardan ağaçlardan, çiçeklerden söz et!..»

Sanıyorum, «Natüralist»i, «natürist» anlamına kullanıyordu.

Bu sayın savcı ünlü Hicabi Dinç’in yerine gelendi. Hicabi Bey’le şakalaşmalarımız daha hukuksal olurdu hiç olmazsa.

Bir gün «Meclis»e hakaretten yapışmıştı yakama. Ben de yazı­da hakaret yok, diye diretmiştim çağırttığı makamında.

«Var,» demişti, «Bal gibi Meclis’e hakaret var!»

«Yok efendim!»

«Var!»

Baktım, yakamı bırakmayacak:

«Peki efendim var.» dedim, « Var ama Büyük Millet Meclisi’ne değil!. Belediye Meclisi’ne!»

Birden donup kalmıştı.

Bir seferinde de, bu yazıları sen yazmadın, Aziz Nesin yazdı diye tutturmuştu. Sorumlu Müdürdüm.

Ben de yazsam, Aziz de yazsa benim için bir şey değişmezdi.

Nasıl olsa Kürt Mehmet nöbete gidecekti.

«Ben yazdım!» diye diretiyordum.

«Hayır, sen yazmadın. Böyle yazılar yazamazsın şairsin sen!..»

«Görüyorsunuz ki yazıyorum!..»

«Beni kandıramazsın!.. Bak Rıfat Bey, ben yazmadım de, seni kurtaracağım!..»

«Nasıl ben yazmadım diyebilirim, oturup yazdığım yazıya!..»

 (Oysa o sırada yazdığım yazıları hastanede, yattığım yerden yazıyor­dum. Hicabi bey oturup da yazdığıma kendisi de inanamamış, polis­ler göndermişti de Cerrahpaşa’ya yatağımın içini bile aratmıştı.)

«Boşuna zorlanma, sen yazmadın! Bak Rıfat Bey, geçen gün Yeni Işık dergisinin sorumlu müdürüdür diye bir hamalı getirdi polisler buraya. Sen mi yazdın bu yazıları dedim. Evet, dedi, ben yazdım. Bir de zorladım ki adam okuma – yazma bile bilmiyor! Ne yaptım bu adamı biliyor musun?»

«Ne yaptınız?..»

«Salıverdim!.. Söyledi yazıları kimin yazdığını, salıverdim vallaaa!.. Sen de söyle… Hemen şimdi serbest bırakacağım seni!»

«Ben yazmadım diyemem ki…»

«Neden diyemez mişsin?»

«Önce ben hamal değilim, öğretmenim. Askerde bile okur – yazardan saydıkları için subay yapmadılarsa da çavuş olsun yaptılar beni! Yani okuma yazma biliyorum.»

Yazıların müsveddelerini arayıp asıl yazanı ortaya çıkarmak için polisler beni de, Aziz’i de sıkıştırıyorlardı.

Müsveddeler dizgiden sonra kaybolmuştu. (Oysa yasalara göre altı ay saklanması gerekirdi.) Aziz Nesin’in evinin aranması için kendisini de alıp götürürlerken yolda:

«Ben yazdım o yazıları,» demekte sakınca görmemişti. Sen misin böyle diyen!..

Hemen oracıkta bir tutanak düzenleyivermişlerdi polisler . Bu açıklamaya dayanarak tutuklanan Aziz Nesin’e beş ay, bana da sorumlu müdür olarak yedi ay vermişlerdi. Aziz, bu süreyi günü gününe doldurmuş, bense öbür dosyalar için yatarken af çıkmış, aftan yararlanmıştım. Hiç olmazsa bu dosyadan olsun kurtulmuş­tum.

1971 döneminde de, geleneklere uyarak, Aziz Nesin’le bir dosyada buluşturmuşlardı bizi.

Dosya değil Mizah Antolojisi!..

80’li yıllarda YENİGÜN SANAT EKİ…

YENİGÜN’ün muhteşem kadrosundan, sol başta Hasan Hüseyin Korkmazgil, Kemal Bayram, Cemalettin Ünlü ve Kemal Bayram… / 70’ler…

Fatoş Çukurkavaklı – YENİGÜN’ün ikinci büyük iflasında gazete yönetimine el koyar… / 80’lere girerken…

Kemal Bayram ( sağda oturan ) konuklarıyla; (soldan ) Dursun Akçam, Necati Zekeriya, Tahsin Saraç, Bedri Selim, Adnan Binyazar… / 80’li yıllar…

Rıfat Ilgaz, Can Yücel, Orhan Asena ve Celal Vardar ile birlikte…

“Bu dünyada iki tane Âli’yi en iyi yazacak bir tane adam vardır, o da Kemal Bayram’dır.”
                                                                                            Can YÜCEL

  • / İki Âlî; Sabahattin Âli ve Hasan Âli Yücel…

Aralık 1991 / Ankara, Rıfat Ilgaz Onur Günü…Kemal Bayram ve Varlık Özmenek arkada…

Fatoş Çukurkavaklı ERGENEKON protestosu… Mart / 2011

Kemal Bayram 6 Nisan 1992’de, Fatoş Hanım ise 20 Nisan 2016’da vefat etti. Şimdi aynı mezarda kucak kucağa yatıyorlar…

                               *

Rakı masasında, hafif dumanlı bir saatte şunları fısıldadı Kemal Bayram;

“Bir eşim, bir oğlum, bir kızım var…
Gazetem YENİGÜN…
Bir de gelinim var, o da Nilgün!”   

Aslı Çukurkavaklı, dedesinin vefatından sonra soyadlarının verildiği sokakta… 1992 – Ankara

12 Eylül 1980 ve ÖZAL DÖNEMİ…

Kemal Bayram Çukurkavaklı özellikle 12 Eylül ve ardından gelen Turgut Özal döneminde Türk basını ile birlikte aynı sıkıntıdan geçti. Mürekkep, film ve kâğıt fiyatları neredeyse hemen her sabah değişiyor, artıyordu. Özal iki buçuk gazete istiyor, hakkında yayınlanan  her olumsuz haberi mahkemeye veriyor ve gazeteleri, gazetecileri cezalandırıyordu.
Ayrıca / en önemlisi / Kemal Bayram ne yaparsa yapsın dağıtım tekeli nedeniyle gazetesini halka ulaştıramıyordu…
*
1984 yılının 20 Temmuz günü çok sevdiği kardeşini kaybetti. 1988’e gelindiğinde artık bıçak kemiğe dayanmıştı.

Fatoş hanım da, Kemal Bayram da yorulmuştu. Ankara’nın eski belediye başkanlarından Mehmet Altınsoy gazeteyi satın almak istedi.
Teklif reddedilmezdi.
Kabul etti.
Makinalarını sattı ve Alanya’ya yerleşti.
YENİGÜN önce BELDE, sonra da ANAYURT adını alarak yayını hâlâ sürdürüyor.
Kısa süre sonra da akciğer kanserine yakalandı.
Son sözleri; “Biti, işkenceyi, yoksulluğu, açlığı, polis devletini yendim, fakat bu hastalığı yenemiyorum!” oldu…

– B İ T T İ –

Eylül / 2018 /Basıntepe / Ankara

TÜRK BASIN TARİHİ EKSİK KALMASIN DİYE!

2018 yılı Ağustos ayının yedinci günü kızım ve kardeşim beni doğum günü yemeğine götürdü.

Lâle, Aslı Çukurkavaklı ve Alper Durmuşoğlu…

Doğaldır, yemek boyunca Kemal Bayram ile Fatoş hanımdan konuştuk.
Yemek bittiğinde Aslı bizi Çankaya’ya getirdi.
Yolda konumuz yine Çukurkavaklı ailesi idi.
Bir ara; “Türk basın tarihini yazanlar bizim ailemize, özellikle de babama haksızlık ediyor” dedim; “Basın tarihini ben yazmalıyım” diye ekledim.
Aslı bana döndü; “Dedemi sen yaz o zaman baba, eksiği tamamla” dedi.
*
Hemen arabadan indim, Barış Manço Parkı’ndaki çay bahçesine geçtim ve yazmaya başladım.
Basın tarihimizi yazmak yıllarımı alacaktı. Bu nedenle sadece eksik olan ÇUKURKAVAKLI bölümünü kaleme aldım…
İşte kitabımızın öyküsü budur.
Saygılarımla.
                                                                                 A. Ç
 

Kemal Bayram Çukurkavaklı 1934 yılında, Konya’nın Çumra ilçesine bağlı

Dinek bucağının Apasaraycık Köyünde doğdu.

Topraksız bir emekçinin oğludur.

Kendisi on, kardeşi altı yaşındayken anne ve babası öldü.
İvriz Köy Enstitüsü Uygulama İlkokuluna girdi.

Bu Enstitünün ikinci sınıfında okumakta iken yazdığı şiir ve yazılar dikkati çektiğinden okul yönetimi ile başı derde girdi ve Düziçi Köy Enstitüsüne sürüldü.

Düziçi Köy Enstitüsünde faşist bir tertiple karşılaşan Kemal Bayram, iki kez “LİNÇ OLAYI” yaşadı ve yaralı olarak on yedi yaşında cezaevine atıldı.

Çocuk yaşında Bahçe, Adana, Çumra Hapisanelerinde yatan Kemal Bayram, inşaat işçiliği, garsonluk, otel kâtipliği, gazete muhabirliği gibi çeşitli işlerde çalıştı.

Dolmuş, Karikatür, Pazar Postası dergileriyle, Akşam Gazetesi Adana ve Ankara bürolarında yöneticilik yapan Kemal Bayram, Ankara’da 1968-1988 yılları arasında Yenigün isimli günlük bir siyasi gazete yayınladı.

6 Nisan 1992 de aramızdan ayrıldı.

ESERLERİ:

Araştırma:

Sabahattin Âli Olayı

Hammurabi’nin Torunları Uygarlık Savaşında

Şiirler:

Erken Öten Horoz

Bir Kök Bin Damar

Al Senin Olsun

Nar Dalında Çatlar

Mihrican

Mevsimsiz Pembe

Gezi Notları:

Mezopotamya

Lenin’in Ülkesi

Sibirya Şafağı

Çin İzlenimleri

Emek Kartalları (Arnavutluk)

İpek Yüzlü Çin

Yazılar:

Biri Yer Biri Bakar

Düşe Kalka

Önceki Yazı

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.